18 Aralık 2008 Perşembe

15 aralık 2008


Zor bir sabahtı. Şehrin en güneyine doğru otobüse bindim, cite universitaire’in büyük kapısında indim. Cite Universitaire bir nevi üniversite yurdu ; farklı ülkelerin kendilerine ait, kendi mimarilerindeki yurtlarının bulunduğu çok büyük bir alan. Sessizdi, yeşillikti, yerler buz tutmuştu, binalar etkileyici, insanlar gençti, ve işte bu sabah burada olma nedenim karşımda duruyordu, bir süre durdum baktım, soğuktan mı, nostaljiden mi anlayamadım, gözümden yaş geldi. La maison des etudiants Armeniens (Ermeni öğrenciler evi) tüm ihtişamı ile bıraktığım gibi duruyordu. Kaldığım her odanın camına ayrı ayrı baktım, içerinin kokusu geldi burnuma, mutfakta pişen antep yemeklerinin, koridorlarının temizliğinin, odalarda pişen kahvenin. İçeriye giremedim, vedalaştım.

14 aralık 2008



Soğuk korkutur beni, hele yağmurla ürkünç bile olabilir. Hele bir de kendimi sokağa çıkmak zorunda hissediyorsam vay halime. Evden çıkmalı, hızlı hareket etmeli ve yine kapalı bir yere girmeliydim, öyle bir yer olmalı ki bu şehirde olduğumu hissttmeliydim. Beaubourg’dan daha uygun bir yer olabilir mi ? Beaubourg sadece bir müze ya da sergi salonu değil, koca bir dünya. İtiraf ediyorum ; sergi gezmedim, kitapçısında vakit geçirdim, kahvesinde kahve içtim, yağmur durulunca Musee Carnavalet’ye gitmek üzere Marais’ye doğru yolaldım. Carnavelet 1548’de inşa edilmiş bir hotel. (aristokratların meskeni manasında). Tarih öncesinden bugüne kadar geniş bir koleksiyona sahip ama ben tabii ki kendimi 18 - 20. yüzyıllarla sınırladım. Marcel Proust’un odasını, Voltaire’in koltuğunu görmek etkileyiciydi tabii ama yalnız olmama rağmen gördükçe yüksek sesle nidalarda bulunduğum uzun koltuklardı. Herbirinin adı farklı ; düşes, kırılmış düşes, sırdaş, prenses… 
Ne çok mobilya, ne çok aksesuar, ne geniş mekanlar…

13 aralık 2008


Bir şehirli hangi şehirde olursa olsun kendine ait bir yerler bulmakta gecikmez ve sanırım aşk da olduğu gibi şehirlerinde her yaşta geçilen farklı yolları vardır. Ben bu şehrin kuzeyinde yaşamadım, oysa her geldiğimde biraz daha rahat hisseder oldum buralarda, mesela Clichy’de. Fazla Henry Miller okumuş olmamın bir etkisi olabilir mi acaba ? 
Gerçek bir turist olmaya karar verdim, müze gezeceğim, liste bile yaptım. Modernlerde gözüm yok, arkeolojide hiç yok. 17 ile 19 yüzyıl arası bana yeter de artar bile. Sabah musee d’art decoratif üç saatimi aldı, üstelik her yerini de gezmedim, her odada ikişer üçer saat olması neyle açıklanıyor acaba ? 
Öğlen yol arkadaşlarımla buluştum, Passage Vivien’de bir şarap degüstasyon yerinde şarap içtim, ne anlarım ben degüstasyondan ? 

Günün ilk yarısını ağır burjuva geçirmiş olmanın verdiği yükünü hafifletmek amacıyla kendimi Clichy’ye erotizm müzesine attım. Oldukça farklıydı sabah gezdiğim müzeden, haliyle. Yedi kat erotizm –kimi katlarda pornografi- yüzüm gözüm açıldı. Çok soğuk, bu gece evde oturmalı

12 aralık 2008



Burada yaşarken çok sık zaman geçirdiğim mekanlardan biriydi institut du monde arabe (arab dünyası enstitüsü diyelim). Nehir kıyısında, şehirden oldukça ayrıksı modern bir yapı, hep iyi sergiler olur, kahvesi pek keyifli, kitapçısı zaten cüzdan düşmanı. Bu günlerde Mısır ve bonaparte sergisi var, gitmemek olmazdı. Giderken de aklımın bir köşesinde kahramanıma ait bir şeyler bulma ihtimali vardı, buldum, Kavalalı Mehmet Ali’nin kocaman bir portresi bir köşede beni bekliyordu, selamladım, hal hatır sorma derken baktım hava kararmış, tam çıkarken çok tuhaf bir mobilya ile karşılaştım, bir çeşit kütüphane, Bonaparte’ın yazdırdığı o koca mısır kitapları için, o kitapların boyunda özel olarak yapılmış, bakakaldım.

11 aralık 2008


Dördüncü katta olmama rağmen sokaktan, yabancı bir ülkede olmanın verdiği rahatlıkla yüksek sesle konuşan ve herşeye manasızca şaşıran turistlerin sesi, gürültüsü geliyor. Dar bir sokak, suya yakın, 30 adım sonra nehir akıyor şehrin ortasında. 
Günleri, saatleri kaçırmamak için hızlı yürünür, hızlı bakılır yabancı şehirlerde. Şimdi günün sonunda, unutmamak, anlamlandırmak için baştan hatırlıyorum günü, bana kalan imgeleri, hangi köşede ne hissettiğimi. 
Yalnış bir bilgi ile başladım güne, yalnış olmasına sevindim sonra. Serginin adı Cesare Pavese-yaşama sanatı diye yazıyordu, Pavese’nin günlüklerinin (yaşama uğraşı) sergilendiği bir sergi olsa gerek diye düşündüm. Sabah sabah kendimi üzmeye sergi salonuna gittim, hüzün filan değil, bayağı bayağı acı görmeye hazırlamıştım kendimi ki serginin afişini gördüm ; Cesare Pavese ve Torino’su. Mevzu günlükler değil, yazar ve şehri üzerineydi. Rahatladım neredeyse. Kim ister görmek o satırların el yazısı halini, bir adamın yaşamıyla ilmek ilmek uğraştıktan sonra uğraşısında başarısız olmasını ? 
Çok yürüdüm soğukta, alışmaya çalıştım şehre. Sıkıntılı bir ilişki benimki bu şehirle, bu haliyle. Emlakçı gezerken sokaklarını öğrendim ben bu şehrin, yabancılar ofisi, elektrik idaresi, bir arkadaş evi, bir konferans salonu ararken ezberledim sokak adlarını, şimdi boş boş, günü yakalamaya, bildik köşelerde bildik suratları görmeye uğraşmak insanın gücüne gidiyor, sanki eski bir dost uzaktan selam vermiş, hızla uzaklaşmış gibi. Bu hissi atlatmak için yürüdüm, çok yürüdüm. Yüz vermedim tanıdık sokaklara, akşama doğru, fotoğraf makinamı çantamdan çıkarmaya cesaret etmiştim. Utanmadan mehtap ışığında bir Pont neuf fotoğrafı bile çektim. 

5 Aralık 2008 Cuma

dolmuş


Dolmuşun bu yüzyılın mühim icadlarından biri olduğunu kimse inkar edemez sanırım, şimdi gün be gün biz farketmeden yokolan bir icat. Niye yokolduğunu anlayamadığım, kimseye zararı olmayan, faydası anlatmakla bitmeyecek bir sistem dolmuş. Ayakta, kalabalıkla yolculuk etmek istemiyorsan, otobüse vereceğinden biraz fazla, taksiye vereceğinden hayli az bir paran varsa dolmuşa binersin. Güzelim amerikanlar dolmuşçuluğu bıraktı, tamam onu anladık, arabalar değerli, müzelere kalktılar, yerlerine sarı minibüsler geldi, içinde para uzatmakta zorlandık, peki niye dolmuş parkurları sürekli olarak yokoluyor? Beşiktaş-Bebek dolmuşuna ben bir gün olsun kuyruk beklemeden binmedim, demek müşterisi vardı, bir gün iki iskele arasına gittim, ne kuyruk ne de dolmuş var. Karaköy-Harbiye hattının kalkmasının hadi bir açıklaması var, memlekette sınıf farkı arttı, Nişantaşlılar vapur kullanmıyor, Karaköy’e işi düşenler –nalbur alışverişi yapanlar, balıkçılar, kerhaneye gidenler, tarım ilacına ihtiyacı olanlar- Harbiye, Nişantaşında oturmuyor. 
Diyeceğim odur ki yakındır dolmuşun nostaljik bir nesneye dönüşmesi, Beyoğlu tramvayı gibi, 56 chevrolet’lerin tur attığı sembolik bir parkur görmemiz. Haa.. ben biner miyim? Binerim. Özledim. 

4 Aralık 2008 Perşembe

Vlora han (güllü bina)



Bir laf arıyorum, umursamazlıkla cahilliğin bir arada olduğu hatta içinde biraz da suç anlamı bulunan, bulursam bu yapının bugünkü halini tarif etmek için kullanacağım. Alaladelik desem az kalır.
Ben güllü bina dedim gördüğümden beri, yanından geçerken neredeyse kokusunu duyarım güllerinin, adı “Vlora han”mış. Adı yok binanın üstünde, varsa da görünmüyor, hertarafı tabela ile kaplı. Bir köşe bina, hani gavur memleketlerde rastladığımızda heyecanla fotoğrafını çektiğimiz, kalın kaplı fotoğraf kitaplarında gördüğümüzde, “vay be adam yapmış” dediğimiz o, şehrin güzel köşelerini tutan, tuttuğu köşenin hakkını veren yapılardan benim güllü binam. Kıyıda köşede de değil üstelik, bayağı bayağı şehrin ortasında, Sirkeci’de, büyük postanenin çaprazında, Muhsirbaşı sokak ile büyük postane sokağı birleştiren köşede, sirkeci garının isini üstüne giymiş, tüm o çirkin tabelalara rağmen hala fingirdek, sırtında güllü şalı ile mütevazi duruyor. Oysa bu şehirde hiç de mütevazi durması gerekmeyen yapılardan biri Vlora han, her katından ayrı ezgi gelse, tomurcuk açan o balkonlarının her birinden ayrı güzel kadın başı uzansa hiç bir istanbullu’nun şikayeti olmaz sanırım. Ama şimdilik böyle işte.

27 Kasım 2008 Perşembe

Sancta Terra


Hep kapalı duran kapılar var bu şehirde, sıklıkla önlerinden geçtiğim, belki bir gün açık bulur, gizlerini keşfederim diye beklediğim. Bunlardan iki tanesi yanyana, bir köşeyi tutmuşlar ; biri Tomtom kaptan sokağının, diğeri Postacılar sokağının son kapısı, aslında ikisi de aynı mekana açılıyor. Bu köşe, zaman, mekan yitiminin yaşandığı o sayısız istanbul köşelerinden biri. Kapılardan biri Sancta terra şapelinin diğeri ispanyol elçiliğinin kapısı. Tabii ikisi de kullanılmıyor bugün. İspanyol fransiskenlere ait şapel 1871 yangınından sonra inşa edilmiş, 1670 yapılan aslının yerine. Şapelin içinde mezarlık varmış, görmeye can atıyorum. İçinden yukardaki Santa Maria kilisesine de geçit varmış, ah bir açık yakalasam şu kapıyı… Elçiliğin tabelası şapel kapısının üstüne asılmış, bir manası yok sanırım, öylesine pencereye sıkıştırılmış. Postacılar ufak bir dirsek yaptıktan sonra bu dar köşede tomtom kaptanla birleşiyor, yine de aydınlık bir noktası şehrin. Küçük İtalya derlermiş ya bu bölgeye, doğru gerçekten.
Sokak fotoğrafı, kapıların tam önünden görülen Tomtom kaptan sokağının halidir. Şahanedir. 



24 Kasım 2008 Pazartesi

iskele battı





Bu sefer tek çarpılan ben değilim, lodos tüm şehri çarptı. İki üç gündür üç kuruşluk akılla geziniyorum sokaklarda. Dün sabah, aralık kalmış pencereden lodos sızdı, çalan telefonlara rağmen uyanmayı kesinlikle reddettim. Sonra merak ettim bu telefon niye bu kadar ısrarcı diye, yorganımla vedalaştım ve cevap verdim telefona;
- karaköy iskelesi batmış
- tusinami?
- lodos
- tek yıktığı ben değilim yani
- dalga geçme, batmış valla iskele
- 2010 dünya başkentinin iskelesi mi batmış yani? şahane. 
- böyle anlaşamayacağız, sen bi kahve sigara iç sonra konuşuruz.
- hı.. tamam.

Batmış gerçekten koca iskele, şaka değilmiş, oysa şaka olmalıydı. Diyorum, kimse inanmıyor; “Bu şehirde deniz ve demir yollarına karşı olan cinlerin varlığına ciddiyetle inanmaktayım.” Karaköy iskelesinin ilk batışı değil bu, şu farkla ki, 1958’de iskele yan yattığında zaten öncesinde dubaların eskiliğinden dolayı kapatılmıştı. Benim ilk kullandığım iskele ise 1966’da hizmete giren çelik konstrüksiyon olanıydı, anneannemde kaldığım akşamların sabahında, 7:10 vapuruna o iskeleden bindim, 1984’de yenisi geldi, 7:10 vapurunun saati değişmedi, eskisi hala Harem’de duruyor. Ben yenisini hiç sevemedim, sanki geçici bir yapıymış gibi gelmişti bana, oysa geçen cuma gecesine kadar dayandı, ve deniz lodosla, karaköyle ve hatta şehirle işbirliği yapıp, mekana hiç de yakışmayan o binayı yuttu. Sevip sevmemem mühim değil, oradaydı, önünde çok bekledim, içinde çok gazete okudum, turnikesinde takılıp çok vapur kaçırdım, karşısında bira içip girip çıkana çok baktım, çıkışında ahbap karşıladım, şimdi yok. Tuhaf. Yenisini heyecanla bekliyorum.

9 Kasım 2008 Pazar

giriş arka sokak


Yolcuzade sokağı. Azapkapı’da. Aslında azeb kapı, deniz piyadesi demek olan azebden alıyor adını, malum hemen yanı, tersane. Perşembe pazarından Unkapanı köprüsüne giderken sağda otopark olarak kullanılan bir sokak. Sokağın başındaki hamamdan, az ötedeki Arap camiinden (eski kilise), arkada görülen duvarlardan da belli ki bir bizans yapısı söz konusu olan, biz otopark olarak kullanmayı tercih etmişiz. Pek güzel olmuş.

Galata'dan aşağı inmek


Bu şehirde yokuş inilir, merdiven çıkılır, yokuş çıkılır, merdiven inilir. Sokakta bisikletle gezenlere şaşırıyorum, nerelerde oturur onlar? 
İlk metronun oraya yapılmasından da belli, Karaköy - Galata arası pek dik bir yoldur, seçenek çeşitlidir ama merdiven ya da yokuştan kaçmak imkansızdır. Yüksek kaldırım tabii en bilinen ve en hareketli seçenektir. Ben Galata kulesinin dibinden, Saint George’dan kıvrılıp, Pietro e paoli kilisesinin duvarındaki aşk ilanlarını okuduktan sonra, Eski Banka sokağına inerim, Sen Piyer hanının acıklı haline üzülüp (hani şu 1772’de fransız elçisinin yaptırdığı ve cephesinde hala bourbonların fleurs de lys’li armalarının bulunduğu han), kesinlikle dosdoğru bankalar caddesine inmem, sola, Avusturya Lisesi’nin sokağına sapar, illaki Camondo merdivenlerinden inerim. Bu merdiven tabii ki şehrin diğer merdivenlerine benzemez, kız gibidir, trabzanlarının kıvrımları pek cüretkardır. Bana öyle geliyor ki aile bu merdivenleri, sırf kendileri için, yukardaki evlerinden -hadi malikane diyelim- aşağıdaki bankalarına ulaşmak için yaptırmışlardır. Yukarı çıkmak için aynı yolu denemem bile, tünele binerim, son zamanlarda binanın içinde etrafıma bakmamaya çalışarak hızla biniyorum; o ürkünç, umumi hela görüntüsüne tahammül edemiyorum. Taklit yetenekleri bile yok bu adamların. 

Tirendaz Sokak

--> Tirendaz sokak Molla Şemseddin camii ile başlar, Atıf Efendi kütüphanesi ile biter bir sokak. Şehrin en değerli konumun...