16 Eylül 2009 Çarşamba

kentsel dönüşememe



Tüm çıkan kanunlara onay vereceğiz diye bir şey yok ama bazılarına gerçekten tahammül edemiyorum ; misal 5366 sayılı « yıpranan tarihi ve kültürel taşınmaz varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılması » hakkındaki kanun. Şehre ve tarihe tutkulu bir insanın başlığı okuyunca heyecanlanması, destek vermesi gereken bir kanunmuş gibi gözüküyor, ama iş öyle değil. Bu kanun gerekçe gösterilerek kentsel dönüşüm adı altında dönüşü olmayan yollara sapılmakta bu şehirde bir süredir. Bu kentsel dönüşüm lafı ilk çıktığında mucitlerinin iyi niyetli ve beceriksiz kişiler olduklarını düşünüyordum. Vazgeçtim uzun süre önce bu düşüncemden, mesele belli ki bayağı bayağı siyasi, kötü niyetle hazırlanan projeler şehrin sahiplerini şehrin dışına çıkarmayı hedefliyor. Eskiye tahammülsüzlükten hüküm giyeceğiz topluca, tahta döşemeleri söktürüp kalebodur döşeyen zihniyetten hiç bir farkını görmüyorum bu « yenileme » projelerinin.
Fatih Belediyesi bünyesinde halen gündemde olan dört proje var ;

Fener- Balat Semtleri Sahil Kesimi Yenileme Projesi
Neslişah Ve Hatice Sultan (Sulukule) Mahalleleri Yenileme Projesi
Ayvansaray Mahallesi Canlandırma Amaçlı Yenileme Projesi
Kürkçübaşı Mahallesi (Bulgur Palas Çevresi) Yenileme Projesi

Bu dört bölgeyi de nacizane biliyorum, gerçekten el atılması gereken binalar, tehlike arzeden ahşap yapılar olduğunu elbette görüyorum. Tek tek ele alınarak halledilecekken, böylesine topyekün bir « dönüşüm » çabasının arkasında ben bir kentseverlik göremiyorum bir türlü. Yok yok beceriksizlikle açıklanamayacak kadar büyük projeler, kentsel deneyler bunlar.
Bu projelerde beni en çok eğlendiren de hepsinde bir meydan eksikliği telaşının izleri. Kim talep ediyor bu meydanları ? Bu şehrin insanlarının meydanlardan korktuğunu, devletin meydanlara ateş açtığını, meydanların heykeller için olduğunu bilmiyor muyuz biz sanki ?

« Ayvansaray’ı canlandırma » derken ne kastediliyor kimbilir. Bilirkişiler önce bir tekstilkent’i, toki köylerinin sessiz sokaklarını canlandırsalar, Ayvansaray başının çaresine bakar, sokakları yeterince, hatta fazlasıyla canlı zaten (bkz : http://dilruba-dilruba.blogspot.com/2008/12/ayvansaray.html)
« Mahalle kültürünün her yönüyle yaşanabileceği » 279 bin 345 metrekare kentsel sit alanı olarak ilan ediliyor, ihale veriliyor, imza atılıyor, ortaya çıkan proje gerçekten etkileyici, ayvansaraya yolu bir kez bile düşmüş birinin içini acıtır bu resim.


Mahalle dediğin öyle proje ile oluşabilecek bir şey değil maalesef, katman katman, içinde yaşayanların gündelik hayatının ördüğü, yavaş yavaş oluşan, ani değişimlerde yokolan bir kavramdır. Sulukule gözümüzün önünde tarihe karıştı, mahallenin son günlerinde, 4-5 aylık yeğenimi götürdük Sulukule’ye, sanırım büyüdüğünde rahatlıkla eşine dostuna Sulukule’de, kapısının önünde canı sıkıldığı için keman çalan çocukları gören son kişilerden olduğunu söyleyecek. Romantik kısmını dillendiriyor olmam gerçeği bilmiyor olmamı gerektirmiyor, herkes biliyor dönüşüm adı altında yıkım yaptıklarını, zor ve emek isteyen bir yolu seçmek yerine en sıradan, kolaycı yolun seçildiğini. Belediye bir de anket yepıyor internet sitesinde, bugün itibariyle sonuç şöyle ;

Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri (Sulukule) yenileme alanı projesini destekliyormusunuz?
(imla hatası bana değil belediyenin internet sayfasına aittir)
Destekliyorum 20711 78%
Desteklemiyorum 4566 17%
Fikrim yok 1038 3%

Beni en çok etkileyen « fikrim yok »cular. Yahu olur mu öyle şey ? Koca İstanbul’da bu konuda fikri olmayanlar, olanlanlardan tabii ki çoktur. Keşke tek yalnış bu olsaydı bu ankette.

Fotoğraf Ayvansaray’da o canlandırılması gereken sokaklardan biri olan Toklu İbrahim sokağında çekilmiştir

4 Eylül 2009 Cuma

kütüphane


Birden fazla kere alınan kitaplar listesi sadece bende yoktur diye tahmin ediyorum, bazı kitaplar bir kaç kez alınır, ben aldım. Bazı kitapları diğerlerinden daha çok sevmeye, henüz kitap-nesneye bağlılık geliştirmediğim zamanlarda, sevdiğim kitapları paylaşma arzum vardı, dağıtttım. Dolayısıyla hayatımda önemi olan kitapların sahip olduğum ilk baskılarını kaybettim. Hep yenilerini aldım, tekrar, takrar. Zamanla kütüphane de benimle beraber büyüyüp, kitaplar nesneye dönüşmeye başladıkça “dışarıya parça vermez” oldum. Hele de o değerlim olan kitapları. Bu aşamada aynı kitaptan bir ikinciye sahip olma gerekliliği kısa ya da uzun süreli mekan değişimlerinde başgösterdi. “O kitapları” o kadar evden dışarı çıkaramaz ve o metinlerden o kadar ayrı kalamaz oldum ki gidilen her yerde bir yenisi gerekti. Tuhaf bir rahatsızlık, yalnız olmadığımı biliyorum, bu beni bir nebze rahatlatıyor.
Geçenlerde bir dostum; arabamı, kredi kartımı, zamanımı istese gözümü kırpmadan vereceğim bir tanesi, bir hafta sonu için Hüseyin Rahmi’nin Metres’ini istedi. İlk baskı da değil hani, atlas yayınevinin bastığı o renkli kapaklı baskılardan, bir saniye düşünmeden “hayır veremem” dedim. Sonra kendim bile şaşırdım kendimden bu kadar emin olmama.
Bu değerli, bir türlü ayrılınamayan, tekrar tekrar alınan kitapların sayısı her geçen gün arttı, zaman içinde kontrol kaybedildi. İlklerini çok iyi hatırlıyorum tabii; Justine (bu da çok ahlaklı değil ama Sade’ınki de değil), Yağmur Kaçağı (ilk sarhoşluklarımda sırf bu yüzden sıklıkla soluğu Sarayburnu’nda alırdım, eski tren yolunun üstünde alkol testi yapmışlığım var), Huzur (Nuran’a benzeyeceğim diye vapurda walkman’le Tatyos Efendi dinleyen tek kadın ben değilimdir herhalde), Mahur Beste (sonra iflah olmadım), Tutunamayanlar (kimi sevsek tutunamayanlar okuyordu bir zaman), Memleketimden İnsan Manzaraları (eh tabii), Aşk-ı Memnu (kitap hırsızlığına bihter başlattı beni), Gülünesi Aşklar (keşke hiç okumamış olsaydım da yarın sabah kalkıp başlasaydım Kundera’ya, ah keşke).
Liste beni güldürdü şimdi, buradan, ne temizmiş-im.
30’undan sonra bu liste uzadı gitti; İkili Tekrar 4 kez alındı, Görünmez Kentler de. Cogito’nun aşk ve osmanlı sayıları 3’er kez. Daha da uzatırım da gerek yok. İlk sayfasında adım yazılı üç ayrı Necatigil toplu şiirleri olduğunu diyeyim de rahatsızlığın boyutu iyice ortaya çıksın.
Geçenlerde bir çocuk, beni hep sabahları gören 7 yaşında bir oğlan çocuğu “niye sen hep okuyorsun” diye sordu. Öylesine, uzaktan, benimle ilgilenmez bile iken. Cevabı bilsem söyleyeceğim. Bekleyemedi tabii cevabımı, “daha çok hatırlamak için mi” deyiverdi. Düşünüyorum hala, bulacağım.

9 Ağustos 2009 Pazar

Rüstem Paşa



Kolay iş değil, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihribah sultan’ı alıyor, saraya damat oluyor, damatlıktan önce Diyarbakır valiliği yapıyor – ki bugün bile marifettir o şehre valilik etmek- üstüne bir de sadrazam oluyor. Eh bunlar kolay değil, elbet bir koruyucusu var, hafife alınır gibi de değil; Hürrem Sultan. İkisinin biraraya gelip yaptıkları burada söylenir gibi değil, istanbulda rüşvetin meşrulaşması o döneme denk geliyor, o kadarını diyelim. Para kazanılıyor, hanıma, konağa köşke bakılıyor, eşe dosta sofra kuruluyor, dünyalık zaten yapılmış, bu yabancı değil, bizim sadrazamların hepsinin, eşinin dostunun dünyalığı tamamlandı, bize yabancı olan bu paşanın paraya kıyıp, padişahların mimarına cami yaptırması, cami dediğimiz bir kubbe iki minare değil tabii, medresesi, hamamı, dükkanı, dört başı mamur bir “kompleks” (bu lafın türkçesini bulan beri gelsin, lütfen).
1550 tarihli yapı, dışarıdan kare görünse de, içerideki avlu sekizgen. Sinan şakacılığı diyesim var ama utanıyorum, sinan çalışanların heybetten kurtulup, adamın sarayla zarifçe dalga geçmesine varmalarını bekliyorum.

Medrese cumhuriyete kadar çok talebe beslemiş, çok yangın görmüş, depremzede, yangınzede ağarlamış, ben içini son gördüğümde (2005) o sekizgen avlunun etrafındaki odalarda bir sürü genç evlat yaşıyordu, bozuk türkçe konuşan, parasız ve çalışkan görünen. Yapı heyecan vericiydi, içinde yaşayanlar önemsiyorlardı içinde bulundukları mekanı.
3 senedir rüstem paşa medresesi İstanbul İlim ve Kültür Vakfına tahsis edilmiş vaziyette. İçeride ne olduğunu bilemiyorum, bugün istanbul’a gelen bir turist, kare yapının içindeki o sekizgen avluyu göremiyor – ki görmek lazım, huzur bulmak lazım- kapıda zil var, önünde otopark, otoparkın başında ağır abiler var, zili çalmaya yürek ister. Tüm bunlar zamanla geçer, sinan kalır, Rüstem Paşa’nın karapara aklamak için bile olsa böyle bir güzellik yapması kalır diyeceğim ama olmuyor. O yapıya raptiyelenmiş, o prefabrik güvenlik kapısının oraya kondurulmasının imzasını atanı rahat bırakır mı Sinan gece rüyalarında? Diyeceğim ama Sinan da şaşırmıştır herhalde gece kimin rüyasına gireceğini.

24 Temmuz 2009 Cuma

eski çiçekçi


Eski çiçekci

Bir kardeşimi bir de sokağımı çok özledim. Kardeşime telefon açarım, mektup yazarım ama sokağıma ne yapacağımı bilmiyorum « özledim » demek için. Lanet, huysuz bir sokak, bunca zamandır birini bile tanımadım o sokakta sıradan, uyumlu, anlayışlı. Sokağın hikayesi hep « temizlenmek » üzerine. Her temizlikte adı değişiyor. Önce çiçekci sokağı ; Kırım savaşı sonrası, hani şu şehrin en keyifli zamanlarında, genelev sokağı olarak anılıyor. Şimdi saint antoine’ın olduğu yerde Concordia var. Genelev deyince de yalnış anlaşılmasın, bugün karaköydeki evlere benzer bir yanı yok bizim sokaktaki evlerin. Ben hovarda evi diyorum onlara ; « çiçekçinin gülleri » diye ansiklopedide madde başlığı açtırmış kadınlardan bahsediyoruz burada. Concordia yıkılıp yerine saint antoine yapılınca (1912) evler ve peşisıra hovardalar abanoz sokağa gitmiş ve tabii topyekun bir değişim olmuş ; Linardi sokağı. Sokağımız artık elhamdürillah katoliktir. Şamran hanım ve Mösyö Bogos’u saymazsak elbet. Şamran hanım, bildiğimiz kantocu Şamran ; Kelleciyan, evinden dört santık nota çıkan, Anjel ve Hermine hanım’ın komşusu Şamran hanım, üç muganniye bir apartmanda, anlaşılan o ki hepsi kilisenin kiracısı.
Arap Zehra ile kocası Tahsin var bir de elbet, yanlarında horozları, hepsi şarapçı, horoz dahil. Ben bir iki kez horoz beslemeyi düşündüm gelenek bozulmasın diye bu sokakta, sokağın horozlarının ikisini okudum, birini tanıdım. En son horozumuz 4-5 sene evvel, gitmeden önce kedi kovalıyordu.
40’larda 50’lerde şiddetle öneriliyor, Beyoğlu’na Linardi’den değil de, yan sokak Nuruziya’dan çıkmak. Bizim sokakta zabıta vakaları almış yürümüş. Değişim zamanı gelmiş, meyhaneler kapatıla, isim değiştirile ; Eski çiçekci. Lakin can çıkar huy çıkmaz. Ben şimdi der miyim bizim sokakta kim oturuyor, kim hangi dairede ? demem. Biz öyle öğrendik sokakta. Tarih olsun yazarız, ama demem billah şimdi komşumun adını, ne de ne iş yaptığını. Ah çok özledim sokağımı.

14 Temmuz 2009 Salı

beşiktaş - Üsküdar vapur hattı


Bin kere söyledim “Bu şehirde deniz ve demir yollarına karşı olan cinlerin varlığına ciddiyetle inanmaktayım” ve bu inancım her geçen gün artmakta, sistemli bir biçimde yok ediliyorlar. Deniztaksilerin ortaya çıkışı beni biraz sevindirdi açıkcası ama onların da sembolik olarak kalması hevesimi kursağımda bıraktı. Ben mi yalnış hatırlıyorum yoksa gerçekten annelerimiz bize, karşıya geçeceğimiz zaman “aman kızım motora değil vapura bin” demezler miydi? Hele geceleri çok tehlikeli değil miydi bu motorlar ? Ben zaten binmem motora, günün saatine göre öğünümü vapura denk getirir; dürüm, simit, hamburger artık o günki bütçeye göre yemeğimi yanıma alarak binerim vapura, üstüne çay, eğer mevsim yaz ise dışarda bir sigara, göz açıp kapayıncaya kadar karşıya geçilmiş olur. Sigaradan vazgeçtik geçen sene, canımız sıkıldı tabii biraz ama vapurdan vazgeçmedik, köprüden geçecek kadar akıl sağlığımızı yitirmedik henüz allaha şükür. Ama ne oluyor? İnternet sitesinde “iskeleler kenti istanbul” diye reklam yapan şirket-i hayriye kapattığı iskelelere her geçen gün bir yenisini ekliyor, o da yetmiyor hat kapatıyor. Hem de hangisini? Beşiktaş-Üsküdar. Geçen hafta Beşiktaş’ta iskeleye emin adımlarla girdim, ayağımı sürüye sürüye çıktım. Üsküdar’a geçmek zorundayım, elimde kağıda sarılı kaşarlı tostum kalakaldım, “motora binemem annem kızar”. Ama durum ciddi, mevzu karmaşık, açıklama anlaşılmaz;

“Şirket-i Hayriye'den bu yana 150 yılı aşkın süredir devlet ya da belediye eli ile yürütülen Beşiktaş-Üsküdar arasında yapılan vapur seferleri tamamen kaldırılarak özel sektöre devredildi. İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri'nden (İDO) yapılan açıklamada günlük 5 yüz ila 7 yüz yolcu kapasitesi bulunan hatta hafta içi 20 dakikada bir yapılan seferlerin kaldırıldığı açıklandı. Açıklamada yolcuların mağdur olmaması için Dentur Avrasya Grup ile protokol imzalandığı, yolcuların tüm hakları ile bu motorları kullanabileceği belirtildi. İDO'da bulunan aktarma ya da indirimli yolculuk haklarının yapılan anlaşma çerçevesinde aynen Dentur Avrasya Grup'da da geçerli olduğunun açıklamada altı çizildi”


Bindim tabii çaresiz motora, tostu çantama koydum, çaysız gitmez bu meret. Yol arkadaşlarım arasında ilk kez su üstünde giden bir araca bindiklerini gizlemeyen, hafif ürkek ama yolculuktan acayip keyif alan, hanım olduklarını düşündüğüm üç kişi vardı. Pek eğlendiler. Değişiklik kaçınılmaz elbette böylesine hızla büyüyen bir şehirde ama şehrin kendisinin değil de –belli ki- rantın dayattığı değişiklikler gözüme batıyor, aklımı çimdikliyor.

sıcağın şehre ettikleri


Bir süredir şehirden uzaktayım, arada sırada gidip geliyorum, bedenim ve aklımla beraber.
Kızgınım biraz şehre ama öyle uzaktan değil, bayağı bayağı bir yakınıma kızar gibi kızıyorum, sevgiden şüphe olmadığı için de ağzıma geldiği gibi sövüyorum, sonra ağır konuştum diye geceleri oturup fotoğraflarına bakıp dertleniyorum. Sıcak vurmuş şehri, asfaltını, betonunu, insanlarını ve çocuklarını. Televizyonlar sıcakta mecbur olmayanlar sokağa çıkmasın diye anons ederken sokaklar cıvık cıvık insan dolmuş, hepsi gergin, kızgın, sıcağın sorumlusu sanki hep en yakınlarındakiler. Akdeniz ülkelerinde öğleden sonra o siestaya yatma sanki bizim şehirde yalnış anlaşılmış, herkeste bir hareket, bir bağırış, bir çağırış. Tüm çocuklar yaramaz, tüm anneler vahşi, satıcılar saldırgan, erkekler daha tacizkar, kadınlar hepten paranoyak. Karaköy altgeçitin sidik kokusu dışarı taşmış, eminönü iskelesinde yeni işe giren çocuk yolcuların ayaklarına iskele atma yoluyla şehirden intikam almaya çalışıyor, taktığı hande yener gözlüklerinin ne anlama geldiğini kimse söylemeye cesaret edemiyor, 35 derece sıcakta aniden yağmaya başlayan yağmur, önce, günlerdir ısınmakta olan asfalta, sonra üsküdar iskelesinde bekleyen kadının bedenine yapışıyor, kadın çok kızıyor, yağmuru savuşturamıyor, yanında babasına telefon etmekte olan oğluna vuruyor; “çağırma şunu eve, görünce cinnet geçiriyorum”. Oğlan susuyor, biriktiriyor. Mahmutpaşa’nın başında ablanın çantasını almış oğlanın biri, yokuş yukarı koşmuş, esnafın gücü yok peşinden koşamıyor, abla zaten sünnetçilerin köşede nefesi tüketmiş, ama bağrıaçılmadık küfürleri sallıyor yokuş yukarı, umurunda değil gelen geçen. Aşağıda ve yukarıda, şehreminliği ve belediye zamanlarında tezgah altından içki satanlar on gün sonra gelecek tütün yasağına bıyık altından gülüyorlar, zabıtaya selam, yola devam. Mahalleye giriyorum, çilingir yan dükkana geçmiş, daha geniş mekan, gece kulübünün yeni palazlanan sahibi dayanamamış kahvede emlakçıyla tavlaya oturmuş, filistin eşarbı boyundan düşmüş, sandalye arkasına asılmış, karizma sıfır. Entel bakkal ne zamandır benim içtiğim suyu getiriyormuş, “ortalarda görünmediğimden” şikayetçi, müslüman bakkalın şikayeti daha acıklı; en iyi müşterisi yukarı mahalleye taşınıyormuş. En iyi müşteri dediğimiz benim en iyi komşum, “olsun varsın” dedik, bakkal “araba çıkartırım servise” dedi, ben “iki adım öte, olmadı gece kalırım” dedim, ferahladık. Baktım pastanede hiç bir gelişme yok, poğaça mide yakıyor, vitrinin üstü gazete ile örtülü... ohh güvenle eve girdim, tavandan su akıyor, yatakodamla aynı seviyedeki gece kulübü maykıl caksın anma gecesi yaptığını sanıyor, ay inadına topkapı sarayının üzerinden doğuyor, miss... uyudum.





17 Mayıs 2009 Pazar

çanın yanına bayrak dikmekle koruruz bir cumhuriyeti


Saat tam üçte kesinlikle orada olmalıydım, beraber yol alacağım ahbabıma da dedim ; «2.15 de tophaneden binerim ben tramvaya, beklemem » allahtan oradaydı. Iki üç saat önce aynı duraktan aynı istikamette tramvaya yine binmiştim, eminönünde inmek üzere. Maksadım pek ciddi idi, zamanım az, varılacak noktalar çok netti. Birbirine mesafece yakın ama insan eti trafiğinden dolayı ulaşılması zaman alan iki ayrı nokta. Biri Mahmutpaşa’nın paraleli olan yokuşun başındaki tülbentçi, diğeri Hasırcıların Zindankapı çıkışındaki sepetçi. Tülbentçiden üç kare koyu yeşil (90 X 90) beş kare bej, beş kare beyaz tülbent aldım çıktım, sepetçide çok yüklendim, çamaşıra, ekmeğe, soğana, fotoğrafa, ona buna derken yedi sekiz sepet aldım döndüm eve. Apartmanın kapısını açarken pastaneci « dilruba hanım… sepet almışsınız » dedi, sonunda soru işareti vardı cümlenin, uzun uzun açıkladım.
Sepeti, tülbendi eve bıraktım ; üçte oradaydım, söz verdiğim gibi, ama sokak hiç de söz verdiği, bana söz verilen gibi orada değildi. Ben şarapnel sokağa gitmek için yola çıkmıştım, hani şu Kumkapı’da, tren yolundan gelindiğinde şarapnel geçidinin tam karşısından girilen sokağa, ya da hani yukarıdan Beyazıt’tan mabeynci yokuşundan kendini aşağı salıp, şenlikli nişanca mahallesinde, molla taşı caddesinden içeri girdiğin sokağa, şarapnel sokağa. Elimle koymuş gibi buldum, sokağın adına bile bakmadan girdim, lise orada, kilise orada, patrikhane elbet orada, tamirhaneler çirkin çirkin hep orada… ama sokağın adı başka ; sevgi sokak. Olur a.. patrikhane taşınmıştır, olur mu ? olur… ama lise, çirkin tamirhaneci bile aynı. Değişen tek şey sokağın adı, hiç acımamışlar, çok da düşünmemişler ; şarapnel değil sevgi sokak. Tebrik ediyorum.
Kilisede hem cenaze hem düğün vardı ; kapıda bir uzun beyaz limuzin, bir de siyah tıknaz cenaze arabası, düğün kalabalık, cenaze ıssızdı. Biz «insanların acıları ile eylenmek günahtır» diyerek kiliseden ayrılıp, karşısındaki patrikhaneye girdik –kimse lafını bile etmedi insanlık acısının hangisi olduğununun-.
Bir müze gezdim, iki üç sene önce oluşturulmuş, yer altında, zaten zamanında şehrin iklimine göre inşa olmuş, o yüzden çok da gerek duyulmayan şahane teknolojik sistemi olan leziz bir müze. Kumaş sevene, nerede ne zaman dokunduğu belli allı güllü kumaş, gümüş sevene ince işlenmiş binbir türlü nesne, hurufat düşkününe o kitap bu kitap, dini itikadı olana zaten şölen bir müze. Koca bir avlu, yemyeşil bir bahçe, kırmızı ağaçlar bile var. Sokağın güvenliğini sağlayanlar, sınırın açılıp açılmaması hakkında karar verecekler, bu konuda yazanlar, los angelas’da, Ankara’da Erivan’da ahkam kesenler ve benim annem babam İstanbul’un yolunu bilmezlerken oraya dikilmiş ağaçlar, yere döşenmiş taşlar gördüm ben bugün.

10 Mayıs 2009 Pazar

ah Ali amca


Bu son senelerde çok zahiyat verdik, adını bilmediklerimiz, yüzünü görmediklerimiz tabii çoktur ama hergün gördüklerimizden önce Anahid gitti -sevmezdi beni o ayrı-, sonra bu sene pala amca terketti mahalleyi, her gün sabahtan akşama « huysuz ve tatlı kadın »ı çalan kemancı amca ne zaman yokoldu tam olarak hatırlamıyorum bile ama ben hiç birine ali amcaya üzüldüğüm kadar üzülmedim. Niye bilmem bayağı bayağı gözümden yaş geldi geçen hafta öldüğünü öğrenince. Daha iki üç ay önce karşısına geçip fotoğrafını çekmeye kalkınca « turistik miyim hanım ben ? » diye kızmıştı. Ben yine de çekmiştim fotoğrafını. Temiz sandalyesi, ütülü gömleği, taralı saçları, tüm beyoğlu esnafının zevzekliğine inat mesafeli duruşu ile hergün görmeye alıştığım mahallelimdi ali amca. Yok bu beyoğlu nostaljisi değil, hergün gördüğün yüz artık yoksa, hele bu yüz bir de güzeldiyse, üzülüyor insan. Ya ali amca daha iki ay önce köfte satıyordun köşede, dimdik hayatta, ne zaman gittin maraş’a da, ölmeye yattın. Ah ali amca…

26 Nisan 2009 Pazar

or ahayim hastanesi


Bu binaya bu zulüm niye yapılmış olabilir, eminim çok önemli bir sebebi vardır ama başka bir yolu yok mudur? Reva mıdır bu çirkinlik su kenarına 100 yıl önce kurulmuş bu binaya? Or ahayim hastanesi gerçekten tam su kenarında, Balat’ta, Haliç’e bakan üç binadan oluşuyor. Her ne kadar Hastane, Abdülhamit fermanı ile 1898’de kurulmuşsa da bugün varolan binalar 1920’lerde Bağdatlı işadamı Sir Elllie Kadoorie’nin bağışı ile inşa olmuş. Aslında üçüncüsü 2004’de yıkılmış, hemen ardından modern bir bina yapılmış. Eski köprü ile komşuluk ediyor şimdi Or ahayim, eski dost galata köprüsünü tam da hastanenin yanına koymuşlar. İsmi sorun tabii, girişte büyük « özel balat hastanesi » tabelası duruyor, esas binanın mermer kapısında «musevi hastanesi» yazıyor, resmi adı «Özel balat or ahayim musevi hastanesi vakfı iktisadi işletmesi», internet adresi «or ahayim hastanesi», mahallelinin dediğini bilirim ben ; musevi hastanesi.
Bunların da işi zor yahu…
Yine de binanın üstündeki bu dev lego yapıtı gördükçe sormadan edemiyorum « doktor bu ne !»


22 Nisan 2009 Çarşamba

Panayia Elpida versus gedikpaşa spor



Burası Samsa sokağı, Kadırga ile Kumkapı arasında uzunca bir sokak. Adını gördüğümde durdum tabii şöyle bir, benim bildiğim tek samsa Gregor Samsa’dır, onun da Kadırga ile bir alakası olamaz, olmamalı. Hamam böceği, dönüşüm, yabancılaşma tamam hepsi var burada ama Kafka’nın buradan geçmiş olabileceği düşüncesi benim istanbul efsanelerim için bile oldukça uçuk bir düşünce. Bulacağım sokağın isminin arkasında saklanan sırrı lakin Gedikpaşa spor levhasının arkasında yükselen koca bir kilisenin sırrına vakıf olabileceğimi sanmıyorum, ya da o şatafatlı kilisenin kapısında neden Gedikpaşa spor yazdığını.

Panayia Elpida Kilisesi üç ayrı sokağa yüz veriyor; Samsa sokak, Müsteşar sokak, Gerdanlık sokak. İroni, yerme, lafı uzatmaya şahane girilebilir tabii bu isimlerden, tutuyorum kendimi.

Kilise bizans döneminden kalma, çeşit çeşit belgede lafı geçiyor, 15. yüzyıl başı, 1576, 1583, 1604 ortodoks kayıtlarında tanıklıkları var. Belgelerde sözü geçen mühim ikonalardan eser yok tabii bugün. 1650’lerde yanmış, 1680’de tekrar inşa edilmiş, şimdi yüksek duvarlarla çevrili, kapısı tabii ki sımsıkı kapalı. Üç sokağa hükmediyor ama yok gibi, çevrede yaşayanların orada bir kilise olduğuna dair bir fikirleri olduğunu sanmıyorum, öylesine saklanmış. Yanındaki fevkalade fakat yıkılmak üzere olan bina kiliseye ait. Gedikpaşa spor kulübünün varlığının hikmetini çözemedim gerçekten, 1951 kuruluş tarihi ufak bir ipucu verdi ama yine de koca kilisenin üç sokakta da adının sanının olmaması ve spor klubünün levhasının fütürsuzca kilise kapısında asılı olmasının çok da anlamlı bir açıklaması olmasa gerek.

19 Nisan 2009 Pazar


- nasılsın birader
- memleket gibi, idare ediyoruz.

Pek hoşuma gitti doğrusu, bu soruyu ben de «istanbul gibi » diye cevaplamaya karar verdim, değil mi ki şehir « küçük bir vatan»dır. Bol yamalı, destekli, eskiden vazgeçememiş, köhnemiş, yeni olanla bağ kurmak için sıra sıra uydular kurmuş, doğayla tek bağı kuru dallar kalmış bir hayat. Yok, lafım kötü değil, iyiyiz aslında, içerisi sıcak, sağlam, halledeceğiz, memleket gibi…

Ortalık karışıkmış gibi görünüyor, oysa her zaman olduğundan daha karışık değil mevzu. Adını bildikleri, eşleri dostları karakola düştü diye eseflendiler, kederlendiler, tepelere çıkıp şikayetler ettiler. Pek kederlendiler gece yarıları evler basıldı diye, pijamalarıyla hanımlar polislere göründü, bilgisayarlar özensizce talan edildi, suçu ispatlanmamış beyler karakollara düştü diye. Ben de üzüldüm izansızlıklar yapıldı diye ama yine de kendimi alamıyorum onlara « aramıza hoşgeldiniz » demekten. Hukuğa sayıp sövmek kolay değildir hanımlar beyler, sövecekseniz başınıza gelmeden yapacaktınız. Hadi daha önce bilmiyordunuz, yeni anladınız gün ortasında sebebsiz karakola alınmanın nasıl uygunsuz bir durum olduğunu, o zaman sizinle, olmadı, ahbablarınızla aynı günlerde çok daha çirkin bir operasyonla karakola alınan 51 kişinin durumunu düşünün. Üstelik onların büyük bir kısmı bu memleketin meclisinde temsil hakkı olan bir partinin üyeleri. Benimle aynı memlekette yaşayan insanların verdiği oylarla yönetime gelen adamlar içeriye alındılar ve ben o günden beri onların başına gelenleri bilmiyorum. Ve üstelik benim şikayet edeceğim bir merci yok. Bu bir şey değil, memleketi, şehri geçtim, mahallemde geceleri götürülen çocukların haberini bile alamıyorum, ben değil, anası alamıyor haberlerini.
Anıtkabire çıkanlar, bugün oraya çıkacağınıza geçtiğimiz senelerde bir zahmet cumartesi annelerinin yanına gelseydiniz bugün oraya gitmenize gerek kalmazdı belki de. Sorgusuz sualsiz ilk içeri alınan siz değilsiniz, bunu farketmeniz için bu mu gerekiyordu ? eh…iyi o zaman...
Bu arada yarın 20 nisan 2009, Hrant’ın mahkemesi var, hani şu kimin yargılandığı belli olmayan mahkeme, ama mahkeme kurulmuş bir kere, abimin kanı yerde kalmasın…

Tirendaz Sokak

--> Tirendaz sokak Molla Şemseddin camii ile başlar, Atıf Efendi kütüphanesi ile biter bir sokak. Şehrin en değerli konumun...